bir kaç ton griden başka eksiğimiz
bir açık, bir koyu, ileri-geri eşitliğimiz.
...and encourage the eating of ice cream.
bir kaç ton griden başka eksiğimiz
bir açık, bir koyu, ileri-geri eşitliğimiz.
dün sabahtan beri sadece bir buçuk saat uyuyabildiğim için bana ballı süt.
ve uyku sonrası belki isteyerek proje yapmaca.
goldfrapp-clowns
hüzün çökmesi yaşadığım şu günde sabahtan akşama kadar bu şarkıyı dinlemiş olmam (hala dinliyorum) ironik. çünkü mutlu şarkı bu, kendisine yüzlerce kez elephant shoe denesi mutluluk sebebinin dinlettiği şarkı, sebepli mutluyken beraber dinlenen şarkı. ım sebep buldum: seratonin isteği.
sneaker pimps- bloodsport
kendimi blind melon ın basçısına “no rain” i yazdıran kız gibi hissediyorum.
evden çıkmayacağım.
“Bana Bretanya’ya gitmememi tavsiye etmişlerdi,” dedim, Legrandin’le Combray’de yaptığımız konuşmayı düşünüp Elstir’in bu konudaki görüşünü merak ederek; “zaten hayale eğilimli bir zihin için sağlıklı olmayacağı söylenmişti.” “Yok canım,” dedi, “bir zihin hayale eğilimliyse, onu hayalden uzak tutmak, hayal dozunu sınırlamak doğru değildir. Zihninizi bu hayallerden uzaklaştırdığınız sürece, zihniniz onları tanıyamaz; yapısını anlayamadığınız için yüzlerce görüntünün oyuncağı olursunuz. Biraz hayal zararlıysa eğer, bunu tedavi edecek olan, daha az hayal değil, daha fazla hayaldir, hayalin bütünüdür. Hayallerimiz yüzünden acı çekmemek için, hayallerimizi bütünüyle tanımamız önemlidir; hayalle hayat arasında o kadar sık yapılması gereken bir ayrım vardır ki, acaba her durumda, bir önlem olarak uygulansa daha mı iyi olur diye düşünürüm; biliyorsunuz bazı cerrahlar da ileride bir apandisit ihtimalini önlemek amacıyla bütün çocukların apandisinin alınması gerektiğini ileri sürüyorlar.”
Marcel Proust
“mary sailed all the way to London to a brothel.”
pogo- alice
filmlerden aldığı cümlelerle yapıyor imiş bu müzikleri. ben de loopa alıyorum.
kombimizin bozuk olduğu şu günlerde havalar gittikçe soğurken, projeler gittikçe uzuyor.
gece. çok soğuk.
ve biz Harran’a Fırat götürdük.
biz Harran’a Özgün götürdük.
kısık ses: malesef.
sabahıma neşe kat.
the ditty bops- walk or ride
blogumdan seabear dinleyip geriye yaslanmış gözlerimi kapatmakla kapatmamak arasında tereddüt yaşıyorken, kucağımda günümün ne kadar da mutlu geçtiğini anlatan bir günlük yazısı yazmış olmayı ve o kalın kapaklı ağır defteri yastığımın altına koyup üzerine kafamı koymayı diledim.
bir saniyede oldu bunlar. pıt pıt pıt pıt. zıplamak gibi.
bu arada harici hard diskimin bozulmasıyla yitirdiğim müzik arşivime olan özlemimi blogumdan şarkı dinleyerek gidermek whatever’cılığımı tavan yaptırıyor. (alpdoğan tabiri: whatevercı.)
hah, bir de;
günüm ne kadar da mutlu geçti, sadece günlüğüm yok. (bir kaç ay sonra okuyan-ve hala vadevırcı olmamasını umduğum- kendime not.)
— hayalimdeki ben. bir anlık hayal ama.
eve çıktığımdan beri internet bağlatamamış olmam ve bu durumun şu sıralar hoşuma bile gitmeye başlaması beni mutlu ediyor. çünkü müthiş bir kontrol manyaklığım olduğunu farketmiş ve de bu konuda birşeyler yapmanın işime gelmeyeceğini kendime kabul ettirmiş halde tıklamaya adanmış bir hayat yaşıyordum. şuan güzel. “bakınıyorum.” cümlesi az kullanılmalı artık evet ve sadece belirttiği eylemden ibaret olmalı ilettiği. benim için yani.
işte bir de gaziantep ve urfaya gittim proje için ve “oradakiler çok samimi, buradaki hayat çok üzücü” minvalli konuşmalar yapan şehirli teyze olarak döndüm. malesef. ama çok güzeldi. gerçekten bak. öyle o kadar. çok üşengecim de..